Standart Pompa İcra Kurulu Üyesi, Satın Alma Müdürü ve Sürdürülebilirlik Lideri Tuğçe Gizem Özden, New York’ta düzenlenen UN Global Compact Liderler Zirvesi’ne ilişkin izlenimlerini ve zirveden öne çıkan mesajları kaleme aldı.
Tuğçe Gizem Özden
Standart Pompa olarak ilk kez katıldığımız UN Global Compact Liderler Zirvesi 2026’da farklı sektörlerden ve coğrafyalardan iş dünyası liderlerinin sürdürülebilirlik hedeflerini iş stratejilerine ve günlük kararlarına nasıl taşıdıklarını dinleme fırsatı buldum.
Zirve boyunca sürdürülebilirlik stratejisinden iklim ve doğaya, sürdürülebilir satın almadan tedarikçi gelişimine, döngüsellikten yapay zekâ ve iş etiğine kadar pek çok konu ele alındı. Konular farklı olsa da katıldığım oturumlarda üç düşüncenin sürekli birbirine bağlandığını gördüm: taahhütleri ölçülebilir etkiye dönüştürmek, sürdürülebilirliğe şirket sınırlarının ötesinde değer zinciri perspektifiyle bakmak ve dönüşümü yalnızca talep etmek yerine birlikte mümkün kılmak.
Taahhütlerden günlük kararlara
“Baskı Altında Sürdürülebilirlik Stratejisi” oturumunda, değişen ekonomik, jeopolitik ve düzenleyici koşullar altında sürdürülebilirlik stratejilerinin nasıl sürdürülebileceği tartışıldı. Farklı sektörlerden aktarılan deneyimler, sürdürülebilirlik ile iş sonuçlarının birbirinin alternatifi olarak görülmemesi gerektiği ortaya konuldu. Dayanıklılık, verimlilik, rekabet gücü ve uzun vadeli değer yaratmanın birlikte ele alınmasının önemi vurgulandı.
Bu yaklaşım, sürdürülebilirliği şirket içinde ayrı bir gündem olarak ele almak yerine yatırım, ürün geliştirme, satın alma, kaynak kullanımı ve risk yönetimi gibi günlük iş kararlarının bir parçası haline getirmeyi gerektiriyor. Şirketlerin çevresel ve sosyal etkileri kendi faaliyetleriyle sınırlı kalmadığı için bu bakış açısı doğal olarak şirket sınırlarının ötesine, değer zincirine uzanıyor.
Şirket sınırlarından değer zincirine
Satın alma tarafında zirvede dinlediklerim, uzun süredir üzerinde durduğum bir yaklaşımı farklı sektörlerden örneklerle yeniden güçlendirdi. Maliyet, kalite ve teslimat satın almanın temel kriterleri olmaya devam ederken, bugün verilen kararların karbon ayak izi, doğal kaynak kullanımı, insan hakları, izlenebilirlik ve tedarik zinciri dayanıklılığı üzerinde de doğrudan veya dolaylı etkileri bulunuyor. Bu açıdan bakıldığında satın alma, yalnızca bir ürünün veya hizmetin şirkete hangi koşullarda girdiğini belirleyen bir fonksiyon olmaktan çıkıyor; şirketin nasıl bir değer zincirini desteklediğini de şekillendiriyor.
“Satın Almanın Yeni Kuralları: Sürdürülebilir Dönüşüme Yön Vermek” oturumunda, bu yaklaşımın uygulamaya nasıl taşınabileceğine ilişkin örnekler özellikle dikkat çekiciydi. Bunlardan biri, sürdürülebilirlik kriterlerinin ilgili performans göstergelerine dâhil edilmesiydi. Hedeflerin performans sistemi içinde karşılık bulması, sürdürülebilirliğin yalnızca belirli bir ekibin sorumluluğunda kalması yerine satın alma ve diğer iş birimlerinin günlük kararlarının bir parçası haline gelmesine katkı sağlıyor.
Oturumda tanıtılan, UN Global Compact tarafından geliştirilen Sürdürülebilir Satın Alma Uygulama Çerçevesi ise bu hedeflerin satın alma sürecine nasıl yerleştirilebileceğini gösteriyor. Strateji ve planlama, tedarikçi seçimi, tedarikçilerle iş birliği ve sürekli iyileştirme aşamalarını kapsayan çerçeve, sürdürülebilirlik önceliklerini sürecin bütününe taşıyan sistematik bir yaklaşım sunuyor.
Ancak süreç yalnızca yeni kriterler belirlemek ve bunları ölçmekle tamamlanmıyor. Şirketler tedarikçilerinden daha fazla veri, daha yüksek standartlar ve yeni sürdürülebilirlik kriterlerine uyum beklerken, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerin gerekli bilgiye, teknik kapasiteye ve finansmana erişimini de hesaba katmak gerekiyor.
Oturumda paylaşılan finansman modelleri, tedarikçilerin sürdürülebilirlik yatırımlarını nasıl kolaylaştırabileceğimizi düşünmek açısından önemliydi. Finansman, alıcı şirketlerin kendi dönüşümünü desteklerken tedarikçilerin de gerekli yatırımları yapmasını sağlayarak değer zincirindeki dönüşümü hızlandırabiliyor.
SPARK oturumu bu konuyu eğitim, kapasite geliştirme, teknik destek, doğru teşvikler ve finansmana erişim açısından genişletti. Tartışmalar, tedarikçi performansını değerlendirme biçimimizi de yeniden düşünmeye yöneltti. Beklentileri karşılamayan bir tedarikçiyi kaybetmek yerine, mümkün olduğu ölçüde gelişime ihtiyaç duyduğu alanlarda destekleyerek değer zincirinde tutabilmek önemli. Bu çaba hem tedarik zincirinin dayanıklılığını güçlendirebilir hem de uzun vadeli iş birliklerini koruyabilir.
Oturumda dile getirilen iki soru, başarıyı nasıl ölçebileceğimize ilişkin farklı bir bakış açısı sundu: “Kaç sürdürülebilir tedarikçimiz var?” ve “Kaç tedarikçimizin daha sürdürülebilir hale gelmesine yardımcı olduk?” İkinci soru, mevcut kriterlere uyan tedarikçileri bulmanın yanında, birlikte çalıştığımız tedarikçilerin gelişimine yaptığımız katkıyı da değerlendirmeye çağırıyor.
Kaynak kullanımından iklim ve doğaya
Değer zincirindeki etkileri anlamaya çalışırken kaynak kullanımı, iklim ve doğa arasındaki bağlantı da daha görünür hale geliyor. İklim ve doğa üzerine gerçekleştirilen oturumlarda karbon emisyonları, doğal kaynak kullanımı ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkilerin birbirinden bağımsız ele alınamayacağı üzerinde duruldu.
Özellikle üretim yapan şirketler açısından kaynak verimliliği bu bağlantının somutlaştığı alanlardan biri. Bir üründe aynı performansı daha az hammadde ve doğal kaynakla sağlamak, yalnızca doğrudan malzeme tüketimini azaltmıyor; hammaddenin çıkarılması, işlenmesi ve taşınması sırasında değer zinciri boyunca oluşan karbon etkisinin ve doğa üzerindeki baskının azaltılmasına da katkı sağlıyor. Ürün tasarımı ve malzeme tercihleri, bu nedenle şirketin kendi üretim süreçlerinin ötesinde sonuçlar doğurabiliyor.
Döngüsellik örnekleri, kaynak verimliliğinin farklı sektörlerde nasıl sağlanabileceğini gösterdi. SPARK oturumunda yeniden doldurulabilir bir kozmetik sistemiyle ambalaj kullanımının azaltılması anlatıldı. Bir başka bir örnekte seramik atıkları, çelik üretiminden kalan malzemeler ve yerel katı atıklar yeni yapı malzemelerinde değerlendiriliyordu. Nextopia örneğinde ise geri dönüştürülmüş ve ileri dönüştürülmüş malzemeler, atık yönetimi ve farklı paydaşlarla geliştirilen çözümler daha geniş bir sürdürülebilirlik ekosistemi içinde ele alındı.
Bu örneklerde dikkatimi çeken, döngüselliğin atığın geri dönüştürülmesinden önce başlamasıydı. Kaynak ihtiyacını en baştan azaltmak, kullanılan malzemeyi mümkün olduğunca sistem içinde tutmak ve ortaya çıkan atığı başka bir sürecin girdisine dönüştürmek; kaynak verimliliği ile değer zincirindeki çevresel etkiyi birlikte ele alan daha bütüncül bir yaklaşım sunuyor.
Teknolojik kapasite artarken sorumluluk nerede?
Zirvede yapay zekâ yalnızca sunduğu teknolojik olanaklar üzerinden değil, iş etiği ve yönetişim açısından da ele alındı. Yapay zekâ; satın alma, durum tespiti, uyum, veri analizi ve risk yönetimi gibi alanlarda süreçleri hızlandırabilir, büyük miktarda veriyi değerlendirebilir ve riskleri daha görünür kılabilir.
Ancak teknolojinin karar süreçlerindeki rolünün artması, bu kararların ve sonuçlarının sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Yapay zekânın ürettiği çıktıları değerlendirmek, gerekli kontrolleri yapmak ve nihai kararın sorumluluğunu üstlenmek insanlarda ve kurumlarda kalmaya devam ediyor. Şirketlerin yönetişim, insan kontrolü ve hesap verebilirlik mekanizmalarını teknolojik kapasiteyle aynı ölçüde geliştirmesi gerekiyor.
Benim için tartışmanın önemli bir diğer boyutu, teknolojinin kendi çevresel etkisiydi. Yapay zekâ ve veri merkezlerinin hızlı büyümesi, enerji, su ve doğal kaynak kullanımı üzerindeki baskıyı artırıyor. Teknolojinin sürdürülebilirlik hedeflerine katkısını değerlendirirken, onu mümkün kılan altyapının çevresel ve toplumsal etkilerini de hesaba katmak gerekiyor.
En yüksek etkiyi nerede yaratabiliriz?
Zirvenin Kapanış Genel Oturumu, farklı başlıklar altında tartışılan konuları etki kavramı üzerinden yeniden düşünmek için güçlü bir çerçeve sundu.
The Ocean Cleanup’ın kurucusu Boyan Slat, kendi çalışmalarından yola çıkarak büyük bir problemi çözmeye başlamadan önce problemin nasıl işlediğini, kaynaklarını ve müdahalenin en yüksek etkiyi yaratabileceği noktaları anlamanın önemini anlattı. Slat’ın yaklaşımında mevcut kirliliği temizlemek ve yeni kirliliğin sisteme girişini engellemek, çözümün birbirini tamamlayan iki parçasıydı. Veriyi kullanarak en yüksek etkinin yaratılabileceği noktaları belirlemek ise sınırlı kaynakları her yere eşit biçimde dağıtmak yerine önceliklendirmeyi mümkün kılıyor.
Bu yaklaşımın şirketler açısından da önemli bir karşılığı var. Sürdürülebilirlik gündemi giderek genişlerken her konuyu aynı anda ve aynı yoğunlukta ele almak gerçekçi olmayabilir. Değer zincirindeki en önemli etkileri belirlemek ve kaynakları dönüşüm potansiyelinin en yüksek olduğu alanlara yönlendirmek, sürdürülebilirlik hedeflerinin somut sonuçlara dönüşmesini kolaylaştırabilir.
Aynı oturumda Rutger Bregman’ın “moral ambition” yaklaşımı, başarıyı hedefler ve iyi niyet kadar yaratılan gerçek etki üzerinden değerlendirmeye davet ediyordu. Zirve boyunca dinlediklerim burada iki basit soruda birleşti: Ne taahhüt ettik? Ne değiştirdik?
New York’tan dönerken, sürdürülebilirlikte bir sonraki aşamayı bu iki soru üzerinden düşünüyordum. Daha fazla hedef ve taahhüt açıklamanın ötesinde, mevcut taahhütleri günlük iş kararlarına, değer zincirindeki iş birliklerine ve ölçülebilir etkiye dönüştürmek gerekiyor. Açıklanan hedeflerin karşılığını; kaynakların daha verimli kullanımında, değer zincirindeki etkilerin daha iyi anlaşılmasında, tedarikçilerin gelişiminde ve teknolojinin doğru problemlere yönlendirilmesinde aramak gerekiyor. Her şirketin izleyeceği yol farklı olsa da belirleyici olan, taahhütlerin hangi ölçülebilir değişimleri yarattığı.
Sistemsel değişim de bu kararların ve iş birliklerinin birbirini tamamlamasıyla mümkün oluyor. Tek bir kararın ya da tek bir şirketin çabasıyla sınırlı kalmayan bu süreçte, bugün ürün, yatırım, satın alma ve teknoloji konusunda yapılan tercihler, şirketlerin kendi faaliyetleriyle birlikte içinde bulundukları değer zincirinin nasıl dönüşeceğini de şekillendiriyor.